İnkar edenler ise; onların amelleri dümdüz bir arazideki seraba benzer; susayan onu bir su sanır. Nihayet ona ulaştığında bir şey bulamaz ve yanında Allah’ı bulur. (Allah da) Onun hesabini tam olarak verir. Allah, hesabı çok seri görendir. (Nur Suresi, 39)

evrimcilerin sahtekarlıkları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
evrimcilerin sahtekarlıkları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Ekim 2007 Cuma

Ediacara Bulguları Üzerine Yapılan Evrimci Yorumlara Cevaplar

14 Nisan 2007 tarihinde New Scientist dergisinde "Ediacarans: the 'long fuse' of the Cambrian Explosion?" başlıklı bir yazı yayınlandı. Yazıda, Kambriyen öncesine ait Ediacara buluntuları arasında yeni canlı fosillerine rastlandığı konu ediliyor ve söz konusu bulgular yine evrimci spekülasyonlarına alet edilmeye çalışılıyordu.
Günümüzden yaklaşık 530 milyon yıl önce yaşanmış olan Kambriyen devri, olağanüstü bir canlı çeşitliliğinin aniden yeryüzünde belirdiği bir dönemdir ve bu özelliği nedeniyle hem Darwin, hem de onu izleyen Darwinistler açısından büyük bir endişe ve tasa konusudur. Öncesinde genel olarak tek hücreli canlıların ve bazı çok hücrelilerin bulunduğu bu dönem, şu an var olan filumlar da dahil olmak üzere günümüzdekinden daha fazla filum içermektedir. (Filum: Canlıların sınıflandırılmasında alemden sonra gelen ikinci büyük kategoridir. Şu anda yeryüzünde bulunan filum sayısı 35 olarak hesaplanmıştır. Kambriyen döneminde bu sayı yaklaşık olarak 50'dir.) Yeryüzünde aniden belirmiş olan bu olağanüstü canlı çeşitliliği nedeni ile söz konusu dönem, Kambriyen patlaması olarak adlandırılmıştır. Kambriyen patlaması ile ilgili detaylı bilgileri
buradan, Kambriyen canlıları ile ilgili detaylı bilgileri ise buradan okuyabilirsiniz.
Kambriyen döneminden hemen öncesine ait Ediacaran faunası ise, Darwinistlerin büyük çaba ve propaganda çalışmaları ile bir ara geçiş faunası olarak gösterilmeye çalışılmıştır. Ediacara canlıları uzun süre, Kambriyen öncesi tek hücreli canlılar ile, Kambriyen dönemine ait son derece kompleks canlılar arasında sahte evrimi delillendirecek bir kanıt olarak sunulmaya çalışılmıştır. Bu dönemde yaşamış olan çok hücreliler, Kambriyen döneminde yaşamış olan komplekse canlılara bir geçiş gibi gösterilmeye çalışılsa da, bunların Kambriyen canlılarının sahte evrimine bir delil olamayacağı evrimciler tarafından da çoğu zaman itiraf edilmiştir. Darwinistlerin bu çabadan halen vazgeçmemiş olmaları ise, Kambriyen gerçeği karşısında yüzleşmek zorunda kaldıkları şiddetli delilsizliğin bir sonucudur.
Söz konusu yazıda bahsi geçen Ediacara faunasına ait bulunmuş tüm canlılar, büyük ebatlarına karşın, yine tipik bir Kambriyen öncesi canlı özellikleri göstermekte ve Kambriyen dönemindeki canlı kompleksliğinin yanına bile yaklaşamamaktadır. Dahası, tüm Ediacara canlıları, Kambriyen dönemine benzer üstün bir komplekslik gösterseler de, bu durum yine söz konusu evrimci iddialara bir kanıt teşkil etmeyecektir. Çünkü Darwinistler hala, iddia ettikleri hayali geçişin ara form örneklerinden yoksundur ve Kambriyen dönemine ait sayısız farklı canlıyı açıklayamamaktadır.
Bütün bunların yanı sıra evrim teorisi, Kambriyen öncesi dönemdeki tek hücreli canlılardan büyük ölçüde farklılık gösteren Ediacara canlılarının ortaya çıkışını da açıklayabilmiş değildir. Ediacara ve Kambriyen canlılarının ortaya çıkışını açıklamak için öne sürülmüş olan Kartopu Dünya teorisi ise, hiçbir bilimsel bulguya uymayan, canlıların oluşumu hakkında tek bir bilimsel açıklama bile sunmayan hayal ürünü bir hikayedir. Kambriyen canlılarındaki üstün kompleksliği açıklayabilmek amacıyla Darwinistler tarafından ortaya atılmış bu ve bunun gibi iddiaların imkansızlığı ile ilgili detaylı bilgileri
buradan okuyabilirsiniz.
Şu gerçek hiçbir zaman unutulmamalıdır: Ediacara veya Kambriyen yataklarında ne kadar fosil örneği bulunursa bulunsun, bütün bu örnekler Allah'ın yoktan yarattığı gerçeğine dair yeni birer delil olarak tarihe geçecek ve evrim teorisini bir kez daha reddedecektir. Yeni fosil bulguları, evrimciler açısından açıklanması gereken yeni kompleks canlı örnekleri anlamına gelmektedir. Bunlar, bazı evrimciler tarafından her ne kadar spekülasyon malzemesi olarak kullanılmaya çalışılsa da, evrim teorisinin ne kadar çürük ve sahte bir iddia olduğunu kanıtlamaktan başka bir anlama gelmemektedir.
Dolayısıyla Darwinistlerin alışılagelmiş spekülasyonlar üzerine yoğunlaşmaları değil, söz konusu kompleks canlıların nasıl ortaya çıktıklarını kendi teorilerine göre açıklamaları gerekmektedir. Ancak bu açıklamayı kuşkusuz hiçbir zaman yapamayacak, sahte bir teorinin geçerli olduğunu bilimsel yollarla hiçbir zaman kanıtlayamayacaklardır. İşte bu nedenle bu tip spekülasyonlara alet olan çeşitli yayınlara tavsiyemiz, bilimin hiçbir şekilde desteklemediği evrim gibi aldatmacaları savunmayı bir kenara bırakmalarıdır

Feryal Özel'in Evrim Delillendirilmiştir Yanılgısı

5 Temmuz 2007 tarihli Tempo dergisinde yayınlanan bir makalede, astrofizik dalında çalışmalar yapan Feryal Özel'in açıklamalarına yer verildi. Özel'in çalışmaları ve başarılarının konu alındığı bu yazıda, Özel'in bilgi eksikliğine sahip olduğu bir konu vardı ki o da evrim teorisiydi.
Özel, söz konusu röportajda, evrim teorisinin çok fazla kanıt ile delillendirilmiş bir teori olduğunu öne sürüyor ve gerçekte hayali varsayımlardan ibaret olan evrimin görülememesinin "gerizekalılık" olduğunu öne sürüyordu. Daha da ileri giderek insanların evrimi reddetmesini "kör cahillik" olarak tanımlıyordu. Özel ayrıca yazısında, canlıların Allah tarafından yaratıldığı gerçeğini de inkar ediyordu.
Oysa Özel'den, büyük bir sadakatle savunduğu evrim delillerini sayması istense, muhtemelen vereceği cevap, Darwin'den bu yana yaklaşık 150 yıldır tüm koyu Darwinistlerin dönüp dolaşıp tekrar ettikleri ve her biri bilim dışı olan evrim efsaneleri olacaktır. Bu efsanelerin en yaygın olanları şu şekilde sıralanabilir.
1) Darwinizm taraftarları, "bilim adamlarının yaptıkları deneyler, yaşamın kimyasal reaksiyonlarla kendi kendine başlayabileceğini göstermiştir" diye iddia ederler. Oysa bunu gösteren tek bir deney bile yoktur üstelik böyle bir şeyin teorik düzeyde bile mümkün olmadığı ortaya çıkmıştır. (bu konudaki detaylı açıklama ve deliller için bkz.
http://www.kuranvebilim.com/html2/evrim_teorisi/bir_zamanlar_darwinizm/darwinizm_evrim_teorisi3.htm)
2) Evrim teorisini (Darwinizm) savunanlar, canlı fosillerinin, dünya üzerinde bir evrim süreci yaşandığını kanıtladığını zannederler. Ancak bunun tam tersine bütün fosiller, Darwin'in evrim teorisiyle tamamen zıt bir "doğa tarihi" ortaya çıkarmıştır. Günümüzde son derece zengin olan fosil kayıtları, tüm canlıların ilk yeryüzünde var oldukları günden bu yana hiçbir değişim geçirmediklerini, tüm özellikleriyle birlikte bir anda yaratıldıklarını göstermiştir. (bkz.
http://www.kuranvebilim.com/html2/evrim_teorisi/bir_zamanlar_darwinizm/darwinizm_evrim_teorisi4.htm)
3) Darwinistler, ünlü fosil Archaeopteryx'in, sürüngenlerin kuşlara evrimleştiği iddialarını ispatladığını zannederler. Ancak Archaeopteryx'in, uçucu, gerçek bir kuş olduğu anlaşılmış ve onun atası olarak gösterilebilecek tek bir tane bile sürüngen bulunamamıştır. (bkz.
http://www.kuranvebilim.com/html2/evrim_teorisi/bir_zamanlar_darwinizm/darwinizm_evrim_teorisi13.htm)
4) At serileri olarak bilinen fosillerin, günümüz atının daha küçük boyuttaki memelilerden evrimleştiğini gösterdiğini sanırlar. Oysa at serilerinin tam bir bilimsel fiyasko ve bir evrim sahtekarlığı olduğu ortaya çıkmıştır. Hatta, atın atası olarak gösterdikleri bazı canlıların gerçekte atlardan çok daha yaşlı oldukları, yani aralarında evrimcilerin iddia ettikleri gibi bir geçiş olamayacağı görülmüştür. (bkz.
http://www.kuranvebilim.com/html2/evrim_teorisi/bir_zamanlar_darwinizm/darwinizm_evrim_teorisi11.htm)
5) İngiltere'nin ünlü Biberli kelebeklerinin doğal seleksiyonla evrim teorisinin (Darwinizm) yaşanmış bir kanıtı olduğunu sanırlar. Oysa bu çok büyük bir evrim sahtekarlığıdır. Söz konusu kelebekler ağaç gövdelerine tutkalla yapıştırılmış ölü kelebeklerdir ve evrimleşme ile hiçbir ilgileri yoktur. (bkz.
http://www.kuranvebilim.com/html2/evrim_teorisi/bir_zamanlar_darwinizm/darwinizm_evrim_teorisi12.htm)
6) Evrim teorisi (Darwinizm) insanın maymunlarla ortak bir atadan geldiğini gösteren "maymun adamlara" dair fosil kalıntılarının ve izlerin olduğunu iddia eder. Oysa bu konudaki iddiaların tümü sadece önyargıya dayanmakta, evrimciler bile "insanın evrimi konusunda kanıt yok" demek zorunda kalmaktadırlar.
7) Darwinistler, insanla diğer canlıların embriyolarının anne rahminde (veya yumurtada) aynı "evrim süreci"ni geçirdiklerini zannederler. Oysa bu iddia, bir bilim sahtekarlığıdır. İddianın sahibi olan Haeckel adlı evrimci bilim adamı, embriyo çizimlerinde kasıtlı değişiklikler yapmış ve bu sahtekarlığı itiraf etmiştir. Artık evrim teorisini (Darwinizm) savunanlar dahi bu iddiayı bilim dışı bir sahtekarlık olarak kabul etmektedirler. (bkz.
http://www.kuranvebilim.com/html2/evrim_teorisi/bir_zamanlar_darwinizm/darwinizm_evrim_teorisi7.htm)
8) Darwinistler, insanda ve diğer canlılarda işlevsiz, "körelmiş" organlar olduğunu zannederler. Hatta DNA'nın bile büyük kısmının işlevsiz, "Hurda DNA" olduğunu sanırlar. Oysa bütün bu iddiaların, bilimsel cehaletten doğduğu anlaşılmış, zaman geçtikçe ve bilim ilerledikçe hem organların hem de genlerin tümünün önemli görevlerinin olduğu ortaya çıkmıştır. (bkz.
http://www.kuranvebilim.com/html2/evrim_teorisi/bir_zamanlar_darwinizm/darwinizm_evrim_teorisi8.htm)
9) Darwinistler bir canlı türünün kendi içinde yaşadığı "varyasyonu" (çeşitliliği) çok güçlü bir evrim kanıtı zannederler. Oysa bu değişimler canlının kendi genetik bilgisi dahilinde olan değişikliklerdir, bunlar yeni biyolojik bilgi, yani yeni organlar üretemez; dolayısıyla evrim sağlayamazlar. (bkz.
http://www.kuranvebilim.com/html2/evrim_teorisi/bir_zamanlar_darwinizm/darwinizm_evrim_teorisi10.htm)
Tüm bunlardan habersiz olan veya habersiz gibi görünmeyi tercih eden ve ideolojilerine bağlı tüm Darwinistler, son dönemde yoğun olarak ortaya konan kesin Yaratılış delillerinden rahatsız olmuş, bundan dolayı kendi ifadeleriyle "deliye dönmüş"lerdir. Bu ani yenilginin yıkıcı etkisi, tüm Darwinistlerde üzerinde görülmüştür. Evrimin geçersizliğini açıkça ortaya koyan fosil örneklerinin sergilenmesiyle, bu delillerin dev atlaslarla tüm dünyaya tanıtılmasıyla büyük bir hezeyana kapılan Darwinistler radikal tepkiler vermektedirler. Nitekim Özel de beklenen tepkiyi vermiş, Darwinizm'in ölüm ilanının kesin ve net delillerle ortaya konmasından dolayı şoka uğramış, büyük bir yıkım yaşamıştır.
Bir bilim adamının yapması gereken, bilimsel kanıtlar doğrultusunda düşünmesi ve mikrobiyolojinin, genetiğin, paleontolojinin, biyolojinin, biyomatematiğin gösterdiği doğrulara objektif olarak bakabilmesidir. Eğer bunu başarabilirse, kendisini "deliye döndürdüğünü" ifade ettiği bazı gerçeklerin aslında tüm varlığını, kendi bedenini, yaşamını, etrafındaki canlılığı, üzerinde yaşadığı dünyayı sarıp kuşatan bilimsel gerçekler olduğunu anlayabilecektir. Fakat bunun için, zeka, bilgi, başarı değil; ön yargılardan arınmış, saf, muhakeme yapabilen, doğruyu yanlıştan ayırabilen bir "akıl" gerekmektedir.
Feryal Özel'e ve Tempo dergisine tavsiyemiz, bilimsel konularda yorum yapmadan önce bilimsel gerçekleri her yönüyle araştırıp bunları dikkate almaları ve okuyucularına ön yargılardan sıyrılmış, doğru bilgiler sunmalarıdır. Bilimsel gerçekler, tüm delilleriyle yanlızca Yaratılış gerçeğini göstermekte, evrim teorisini kesin ve net olarak reddetmektedir.

2 Ekim 2007 Salı

Evrimci haberlerdeki yanılgıların önemli bir kısmı, "evrim" kavramının yorumuyla ilgilidir. Bunu, BBC'nin internet sitesinde duyrulan bir haber vesilesiyle bir kez daha açıklayalım. Sitenin 1 Haziran 2006 tarihli bilim sayfasında "Bilinmeyen canlılar bulundu" başlığıyla yayınlanan bir yazıda, İsrail'deki bir mağarada önceden bilinmeyen yeni türlerin keşfedildiği bildiriliyor, bu canlıların özgün ekosistemiyle ilgili bilgiler aktarılıyordu. Sekiz omurgasızdan meydana gelen bu canlılar beş milyon yıl kadar önce Akdeniz'den izole olduğu düşünülen ve bir de göl içeren mağara sisteminde bulunmuştu. Akrebe benzeyen kör bir türü de içeren bu canlılar kabuklulardandı ve İsrailli biyolog Dr. Hanan Dimantan, "sekiz türü kapsayan bulgunun henüz bir başlangıç olduğu" yorumunu yapıyordu. Eskilere uzanan bu özgün ekosistem hakkında BBC yazısında evrimci spekülasyonlar da yapılıyor, bu canlıların, mağaranın loş ortamındaki evrim sürecinde gözlerini kaybettikleri iddia ediliyordu. Bu canlıların körlüğünü açıklamada, gözlerin yitirildiğini belirtmek anlaşılabilir olmakla birlikte, bunu "evrim" olarak nitelemek büyük bir yanlıştır. Çünkü bu sitede üzerinde sıklıkla durduğumuz gibi, evrim teorisinin varsaydığı değişim, "genetik bilgi kazandıran" değişimdir. BBC de haber verilen durum ise evrim teorisi için kanıt oluşturmamaktadır. Bizzat BBC haberinin yazarının da kabul ettiği gibi, bu durum gözlerde bir "kayıp"la ilgilidir. Bu canlılar, izole oldukları bu ekosistemde "yeni" fonksiyon, "yeni" genetik bilgi kazanmamış, aksine varolan sistemlerini kaybetmişlerdir. Bu açıdan, BBC'nin yorum yanlışı, bir otomobilin boş viteste ve motoru çalışmaksızın yokuş yukarı çıkabileceğini iddia eden birisinin, freni patlayıp yokuş aşağı kontrolsüz bir şekilde savrulan kamyonu bu iddiasına kanıt göstermesi gibidir. Çünkü BBC, bir yönde iddia ortaya atmakta ancak bunun aksi yönündeki gelişmeyi dayanak göstermeye çalışmaktadır. Evrimciler, nesiller boyu ve çok sayıda yönlendirilmiş mutasyon deneyinde canlıları geliştirme, onlara yeni fonksiyon ve yapılar kazandırma çabalarının hüsranla sonuçlanması sebebiyle böylesine ilgisiz durumları çarpıtmaya, gözboyayıcı kanıtlara dönüştürmeye çalışmaktadırlar. Darwinizm'in 20. yüzyıldaki en etkili savunucularından biri ve Harvard Üniversitesi zooloğu olan Ernst Mayr'ın da kabul ettiği gibi "aşamalar sonucu evrimsel bir yeniliğin ortaya çıktığına dair açık bir kanıt yoktur" (Mayr E., "Toward a New Philosophy of Biology: Observations of an Evolutionist," Harvard University Press: Cambridge MA, 1988, s. 529-530) Kısacası BBC yazısı, evrimsel yenilik iddiasında olan evrimcilerin evrimsel kayıp masallarına sarıldığı son bir aldatmacadır. BBC bilim haberleri kadrosunun, Darwinizm'in kayıpta bir teori olduğunu ve basit kelime oyunlarının teori adına bir kazanç sağlamayacağını görmelerini diliyoruz.

29 Eylül 2007 Cumartesi

Akciğerli Balıkların Evrim Masalı

Bilim ve Teknik dergisinin Şubat 2006 sayısında “Akciğerli Balıklar” başlıklı bir yazı yayınlandı. Bülent Gözcelioğlu’nun çeşitli evrimci yayınlardan derlediği yazıda, akciğerli balıklar tanıtılıyordu. Gözcelioğlu, sözkonusu yazısında akciğerli balıklarla ilgili evrim masallarına başvuruyor, bu balıkların sudan karaya geçen ilk omurgalılar olduklarını öne sürüyordu. Ancak gerek sudan karaya geçiş iddiası, gerekse akciğerli balıkların bu senaryoda oynadıkları varsayılan rol, sadece evrim teorisine körükörüne bağlılıktan ötürü benimsenen kabullerden ibarettir. Evrimciler bu iddialarını destekleyici hiçbir somut kanıt gösterememektedirler. Nitekim Bilim ve Teknik yazısına bakıldığında bu durum açıkça görülebilmektedir. Gözcelioğlu, balıkların havadaki oksjienden yararlanmak için sözde akciğerler geliştirdiği, yüzgeçlerin ise karada yürümeyi sağlamak için ayaklara dönüştüğü şeklinde masallar anlatmakta ancak bu iddialarına dair hiçbir fosil kanıt gösteremektedir. Bunun sebebi de açıktır: Böyle bir geçiş tamamen hayal ürünüdür ve bunu destekleyebilecek hiçbir bilimsel kanıt bulunmamaktadır. Tam aksine, bilimsel kanıtlar Gözcelioğlu’nun anlattığı masalları yalanlamaktadır. Akciğerli balıklarla ilgili evrimci masalların zayıflığı evrimci literatürde bile açıkça ve sıkça dile getirilen bir gerçektir. Akciğerli balıklar, havayla solunum yapabilen ve kuraklık döneminde hayret verici bir metabolik düzenleme ve yöntem sayesinde hayatta kalabilen canlılardır. Ortalama yirmi dakikada bir yüzeye çıkıp hava almak zorunda olan bu balıklar, kurak mevsimde suların çekilmesiyle birlikte, kendilerini çamurdan bir koza içine gömer ve bir tür "yaz uykusuna" girerler (aestivation). Metabolizmalarının son derece yavaşladığı bu dönem, yağmurlar tekrar başlayıncaya kadar aylar, hatta bazen yıllar boyu sürer. Bu canlılar bazı evrimcilerce sudan karaya sözde geçiş döneminden kalmış, yaşayan ara formlar olarak savunulmaktadır. Tamamen hayalgücüne dayalı bu evrim masalına göre, söz konusu balıklar Devonian döneminde, yaklaşık 300 milyon yıl kadar önce ortaya çıkan bir kuraklık yüzünden çok küçük su havuzlarına hapsolmuş ve bir havuzdan bir diğerine yürümeyi öğrenmişlerdir. Bazı evrimciler amfibilerin (ve dörtayaklıların) sözde atası olarak akciğerli balıkları göstermektedir. Ancak bu gözboyayıcı masalın bilimsel bulgular karşısında hiçbir değeri bulunmamaktadır. Amfibilerle, ataları oldukları öne sürülen akciğerli balıklar arasında hem iskeletsel hem de iç organsal açıdan büyük farklılıklar mevcuttur. Marshall C. ve Schultze H. P isimli araştırmacılar, Journal of Molecular Evolution dergisinde yayınlanan makalelerinde, "akciğerli balıkların (ve Coelacanth 'ın) morfolojik analizlerinin, dörtayaklıların (tetrapodların) muhtemel evrimlerini sadece karmaşaya sürüklediğini" yazmışlardır. (Marshall C. and Schultze HP. Journal of Molecular Evolution 35 (2): 93-101, 1992.) Proceedings of the Linnean Society dergisinde yayınlanan bir yazıda ise akciğerli balıkların -sağlam dayanaklara sahipmiş gibi yansıtılan- sözde evrimsel kökenlerinin içinde bulunduğu çıkmaz şöyle itiraf edilmiştir: "Akciğerli balıkların [evrimsel] kökeni, bildiğim diğer tüm ana balık gruplarda olduğu gibi , hiçbirşey üzerine sağlamca dayandırılmıştır." (E. White, "Presidential Address: A Little on Lungfishes," Proceedings of the Linnean Society ,177 (1966), sf 8) Moleküler biyolog Michael Denton, "Evrim: Kriz İçinde Bir Teori" isimli kitabında akciğerli balıkların evrimcilerce balıktan amfibiye bir geçiş formu gibi sunulduğunu ama akciğerli balıkların bireysel karakteristiklerinin "iki tip arasında hiçbir açıdan gerçekçi geçiş oluşturmadıklarını" yazmıştır. ("Evolution: A Theory in Crisis", Michael Denton, Adler and Adler: Bethesda, Maryland, 3. baskı. 1986, sf. 109) Fosil kayıtlarının da akciğerli balıklarla ilgili evrimci senaryolara darbesi ağırdır. Akciğerli balıklar yüz milyonlarca yıldır hiçbir değişim göstermemiştir ve bu canlılara ait fosiller günümüzde yaşayan örneklerinden farksızdır. Bu balıklarda akciğerlerin kademeli olarak geliştiği iddiasına dayanak gösterilebilecek tek bir fosil bulunmamaktadır. Bu durum bize, akciğerli balıkların evrim değil evrimsizlik kanıtı olabileceğini göstermektedir. Yukarıdaki gerçekler ışığında, akciğerli balığın evrimsel bir aşamayı temsil ettiği iddiasının sadece bir masaldan ibaret olduğu ortadadır. Aciğerli balıklarla ilgili evrimci senaryoları bilimsel gerçekler olarak yaygınlaştırmaya çalışmak, ama bu senaryo aleyhinde literatürde kolayca bulunabilecek itirafları göz ardı etmek... Bilim ve Teknik dergisinin, bu yazıda yaptığı tam olarak budur. Bu ise, körükörüne Darwinizm propagandasını bilim dışı masallarla yaygınlaştırma çabasından ibarettir. Akciğerli balıklar, diğer tüm canlılar gibi, en gelişmiş teknolojilerle dahi erişilemeyen üstünlükte komplekslikler sergilemektedirler. Ve diğer tüm canlılar gibi onlar da kusursuz yaratılış delilleridir. Balıkların günün birinde sudan karaya geçip kör tesadüflerin yardımıyla akciğerler ve ayaklar geliştirdiği iddiası bir hayalden ibarettir. Gerçek olan ise bu canlıları Yüce Allah’ın kusursuzca yaratmış olduğudur. Bilim ve Teknik yetkililerine modern bilimin doğruladığı bu gerçeği kabullenmelerini, köhne evrim teorisinin körükörüne savunuculuğuna son vermelerini tavsiye ediyoruz.

Akçer'den Seri Evrim Masalları

Focus dergisinin Nisan 2006 sayısında "Evrim geriye gitmez" başlıklı bir yazı yayınlandı. Araştırma görevlisi Sena Akçer'in imzasını taşıyan yazıda, yer bilimleri araştırmacısı Prof. Dr. Celal Şengör ile Paris Doğa Tarihi Müzesi'nde yapılan bir geziden fotoğraflar ve dinozorların kökeniyle ilgili evrimci iddialara yer veriliyordu. Bu canlıların doğa tarihiyle ilgili klasik hayali yorumların bir tekrarından ibaret olan bu iddialar aşağıda birer birer cevaplanmaktadır.
Kalça Kemiğindeki Değişim Aldatmacası
Sena Akçer yazısında sürüngenlerin kalça kemiklerinde önemli bir farklılaşma yaşandığını, ilkel sürüngenlerde ayaklar yanlara doğru açılırken dinozorlarda bunun yere düz ve sağlam basacak şekilde geliştiğini iddia etmektedir. Ancak Akçer'in bu iddiası hayali bir spekülasyondan ibarettir. Gerçekte kalçanın bir formdan diğerine evrimleştiğini gösteren hiçbir bilimsel kanıt bulunmamaktadır. Ayakların yana doğru açılmasını sağlayan kalça yapısı ile yere düz basmayı mümkün kılan kalça yapısı aslında morfolojik olarak iki izole noktadır. Akçer, hikayeleştirici bir anlatıma başvurmakta ve "farklılaşma", "gelişim" gibi kelimelerle bunlardan evrimsel bir masal üretmektedir. Dolayısıyla Akçer'in bu iddiası, bilimsel görünümüyle aldatıcı olan ancak gerçekte hayalgücü ve önyargıya dayanan bir spekülasyondan ibarettir. Harvard Üniversitesi'nden paleontolog Stephen J. Gould, evrimcilerin spekülatif iddiaları bilimsel gerçekler olarak yaygınlaştırmasnın yanıltıcılığını şu sözlerle itiraf etmiştir: "Evrim biyolojisi, anatomi ve ekolojiyi kayıtlandıran ve sonra hangi kemiğin neden o şekilde göründüğü ya da bu canlının neden orada yaşadığıyla ilgili tarihsel veya adaptasyonla ilgili açıklamalar üretmeye çalışan, spekülatif bir argüman şekliyle ciddi derecede engellenmiştir. Bilim adamları bu masalların hikaye olduğunu bilirler; maalesef, bunlar profesyonel literatürde fazlasıyla ciddi ve gerçeksel alınırlar. Daha sonra bunlar [bilimsel] 'gerçekler' haline dönüşür, popüler literatüre girerler." (Stephen Jay Gould, "Introduction," in Björn Kurtén, Dance of the Tiger: A Novel of the Ice Age (New York: Random House, 1980), xvii-xviii) Akçer'in bataklıklarda yaşayan ve dinozorlarla krokodillerin sözde akrabası theodontia'larla ilgili iddiası da aynı şekilde hayali bir hikayeden ibarettir. Akçer, Gould'un yukarıdaki sözlerinde dikkat çektiği gibi önce anatomiyi ve ekolojiyi (canlının yaşam alanını) kayıtlandırmakta sonra da iki ayaklılığa adaptasyon masalı anlatmaktadır: "Bataklıklarda yaşayan ve dinozorlarla krokodillerin akrabası olan theodontia'lar, karaya çıkıp ayakları uzadıktan sonra, bipedalizme (iki ayaklılık) geçtiler. Arka ayakları kısa olduğu için, hareket edebilmek için önceleri sürünmeleri gerekiyordu. Hızlı koşma denemelerinde ön ayaklar işe yaramadığı için sonunda ayağa kalktılar. arka ayakların uzamasıyla birlikte, enerji kullanımları, buna paralel olarak da vücut sıcaklıkları artış gösterdi. Eğer bir canlının bacakları kısa olursa, sürünerek hareket eder ve enerjisi bitince de hareket edemeyeceği için yatar." Gerçekte Akçer bu anlatımların hikayeden başka birşey olmadığını bilmektedir. Ancak ne var ki teorilerini savunmaya çalışan evrimcilerin elinde hayali hikayelerden daha güçlü anlatımlar bulunmamaktadır ve evrime olan körü körüne inançlarını savunmak için bunları kullanmayı bir zorunluluk olarak görmektedirler.
Sürüngenlerden Memelilere Geçiş Aşamaları Masalı
Akçer yazısında bir evrimci hikayeden bir diğerine serbestçe gezinmekte, imkansız senaryoları bir iki cümleyle masallaştırıp geçiştirivermektedir. Örneğin, sürüngenlerden memelilere olan hayali geçişin üç aşamalı olduğunu; önce kılların ortaya çıktığını, sonra ısı toplamak için bir kısım yardımcı organların geliştiğini ve son olarak kuşların ve dinozorların tüy geliştirdiğini öne sürmektedir. Gerçekte bunlar, bilimsel dayanaktan tümüyle yoksun, körü körüne benimsenmiş iddialardır. Bu iddialara dair birkaç bilimsel yayına göz atarak Akçer'in yorumlarının gerçekçilikten ne denli uzak ve dogmatik olduğunu kolayca görebiliriz.
a) Memeli Kıllarının Evrimi Aldatmacası
Memeli kılları, bir sap, kök ve foliküle (kılın derideki yuvası) sahip, özgün ve kompleks yapılardır. Evrimciler memeli kıllarının sürüngenlerin pullarından evrimleştiğini kabul etseler de bu ikisi hem çok farklı yapılardır hem de böyle bir evrimi haklı çıkarabilecek bilimsel ve paleontolojik kanıt yoktur. Kıllar fosillerde, özellikle de reçine içinde çok iyi korunmuş örneklere sahiptir. Ve bunlar günümüz memeli kıllarının tüm karakteristik özelliklerini sergileyen, hiçbir şekilde ara form izi taşımayan yapılardır. Nitekim "Evolution: A Theory in Crisis" (Evrim: Kriz içinde bir teori) kitabının yazarı ünlü moleküler biyolog Michael Denton da "Omurgalılarda kıl veya derideki herhangi başka bir yapı arasında geçiş formu olarak düşünülebilecek hiçbir yapı bilinmemektedir" diyerek bu gerçeğe işaret etmektedir. (Michael Denton, Evolution: A Theory In Crisis, 1986, s. 106)
b) Isı Toplamak İçin Yardımcı Organlar Aldatmacası
Sürüngenler soğuk kanlı, memeliler ise sıcak kanlı canlılardır. Memeliler enerjilerini kendi bedenlerinde muhafaza edebilir, sürüngenlerde olduğu gibi güneş ışığından sürekli beslenmeye gerek duymazlar. Hareketlilik, dolayısıyla metabolizma oranları açısından bu iki tip canlı belirgin farklılıklar sergiler. Farklı hormonal aktivitelere ve iç dengenin korunması için farklı fizyolojik sistemlere dayanırlar. Sürüngen soyundan bir canlının, daha sonradan memelilerde bulunan ve ısıyı muhafaza etmekle görevli olan herhangi bir organ geliştirdiğine dair de hiçbir bilimsel bulgu bulunmamaktadır. Nitekim Denton'ın yukarıdaki sözlerinden de anlaşıldığı gibi memelilerde vücut ısısını düzenleyen organlardan biri olan derinin hiçbir araformu bilinmemektedir. Dahası, sürüngenler yumurtlayarak, memeliler ise doğurarak yavrularlar. Memeliler plasenta ve kese olarak bilinen özgün ve kompleks doğum organlarına sahiptirler ve bunların sürüngen bir atadan başlayarak aşamalı olarak kazanıldığına dair hiçbir bilimsel kanıt bulunmamaktadır.
c) Kuşların ve Dinozorların Tüy Geliştirdiği Masalı
Akçer, hayal alemine oldukça derin bir dalış yapmış olmalıdır çünkü literatürde tüylerin kökeni hakkında belirtilen somut gerçeklere dahi gözlerini tümüyle kapadığı anlaşılmaktadır. Kuş tüyleri son derece kompleks olduğu için, böyle bir yapının evrimini gösteren birçok ara form bulunması gerekir. Ancak böyle bir ara geçiş formu bulunmamaktadır. Bu gerçek Nature dergisinde şöyle itiraf edilmektedir: "Tüyler kompleks yapılardır. Kuş fosili kayıtlarında aniden belirişlerinin açıklanması zordur, çünkü fosil kayıtlarında hiçbir ara geçiş yapısına rastlanmamıştır." (Xing Xu, Zhi-Lu Tang, Xiao-Lin Wang, "A therizinosauroid dinosaur with integumentary structures from China", Nature 399, 350 - 354 (1999)) Görüldüğü gibi Akçer, bilimsel bulguların koyduğu engelleri yok saymakta, evrime körü körüne bir inançla bağlı olduğunu göstermektedir. (Tüylerdeki indirgenemez komplekslik, bu yapıların evrimi senaryosunu imkansız kılmaktadır. Bu konuda daha fazla bilgi için bkz. Darwinist Propagandanın Çürük temelleri: Kanatların İndirgenemez Kompleks Yapısı Evrimi Yalanlıyor - Kanatların İndirgenemez Kompleks Yapısı Evrimi Yalanlıyor)
Dogmatizmin Böylesi!
Akçer, körü körüne iddialar serisinin bir diğer halkasında kuşların evrimi senaryosuna kalça yapısı açısından bakmakta ve evrimcilerin, aleyhteki delilleri örtbas etmede ne kadar ısrarlı olduklarını, aleyhteki deliller ne kadar güçlü olursa olsun teorilerine bağlılıktan vazgeçmeyeceklerini göstermektedir. Evrimciler, kuşların theropod dinozorlar grubundan evrimleştiğini kabul etmektedirler. Ancak theropodlar, kalça anatomileriyle böyle bir evrimsel senaryoyu yalanlamakta, evrimciler adına bariz bir çelişki ortaya koymaktadırlar. Dinozorlar, kalça kemiklerinin yapısına göre iki temel gruba ayrılırlar: Saurischian (sürüngen-benzeri kalça kemerliler) ve Ornithischian (kuş-benzeri kalça kemerliler) grupları. Ornithischian grubundaki dinozorların kalça kemikleri kuşlara gerçekten çok benzerdir ve bu nedenle bu ismi almışlardır. Ancak diğer yönlerden kuşlara hiç bir benzerlik göstermezler. Bu yüzden evrimciler, theropodların dahil oldukları Saurischian (sürüngen-benzeri kalça kemerliler) dinozorlarını "kuşların atası" saymak zorunda kalırlar. Oysa, tanımdan da anlaşılacağı gibi, bu dinozorların kalça kemiği yapısı kuşlara benzerlik göstermemektedir. (Duane T. Gish. Dinosaurs by Design. Master Books, AR, 1996. s. 65-66) Dolayısıyla, evrimcilerce kuşların atası olarak gösterilen dinozor grubu, kalça yapısıyla bu iddianın lehinde değil aleyhinde bir kanıt oluşturmaktadır. Bakalım Akçer bu aleyhteki kanıt hakkında nasıl bir yorumda bulunmaktadır: Ornithischia, saurischia. Biri kuşlara diğeri sürüngenlere benzeyen bu iki türün kalça kemikleri birbirlerinden çok farklı. İşin ilginç yanı ise zaman içinde bugünkü kuşların, sürüngen kalçalılardan evrimleşmiş olması. Görüldüğü gibi Akçer iki kalça formunun farklılığını onaylamakta, ancak yine de evrim aleyhindeki bu durumu görmezden gelip "işin ilginç yanı" gibi bir ifadeyle konuyu geçiştirmeyi tercih etmektedir. "Nasıl olmuşsa olmuş, imkansız olan gerçekleşmiş" anlamına gelen bu sözler ise Akçer'in dogmatizminin vehametini bir kez daha gözler önüne sermektedir. Gerçek Doğa Tarihi Yaratılışı Destekler Akçer'in Focus dergisinde yayınlanan yazısı, evrimcilerin yazdığı doğa tarihinin, gerçeklere rağmen ve görmek istedikleri gibi üretilmiş hayali bir masaldan ibaret olduğunu bir kez daha göstermektedir. İster dinozorlar, ister genel olarak sürüngenler, memeliler veya kuşlar olsun; canlı grupları arasında hiçbir geçiş formu bulunmamaktadır. Ve bunlar, sahip oldukları özgün yapılarla fosil kayıtlarında aniden ve kusursuz olarak ortaya çıkmaktadırlar. Oxford Üniversitesi Zoolojik Kolleksiyonlar Yöneticisi Tom Kemp, Fossils and Evolution (Fosiller ve Evrim) isimli 1999 basımı kitabında bu durumu şöyle kabul eder: Yeni canlı kategorileri hemen hemen tüm durumlarda fosil tabakalarında belirleyici karakteristikleri zaten mevcut olarak ve bilinen atasal grupları olmaksızın çıkar. (TS Kemp [Curator of Zoological Collections], Fossils and Evolution, Oxford University, Oxford Uni. Press, s.246, 1999) Bu sözler, fosil kayıtlarının yaratılışla uyumunu tüm gerçekliğiyle ortaya koymaktadır. Canlıların kademeli olarak gelişmemişler, Yüce Allah tarafından yoktan ve kusursuz olarak yaratılmışlardır. Evrim teorisi ise bu gerçeğin üstünü örtmek için bilimsel görünüme büründürülen bir aldatmacadan ibarettir. Akçer'i fosil kayıtlarının yaratılışı desteklediğini kabullenmeye ve evrim yanılgısına son vermeye davet ediyor, Focus dergisine de bu aldatıcı propagandaya son vermesi çağrısında bulunuyoruz.

22 Eylül 2007 Cumartesi

New Scientist'in İnsandan Fazla Evrimleşmiş Şempanze Senaryosu

New Scientist dergisinde 16 Nisan 2007 tarihinde "Chimps 'more evolved' than Humans" (Şempanzeler İnsanlardan Daha Fazla Evrimleşti) başlıklı bir yazı yayınlandı. Söz konusu yazıda; Michigan Üniversitesi'nden evrimci genetikçi Jianzhi Zhang ve çalışma arkadaşlarının, insanlar, şempanzeler ve makak maymunları tarafından paylaşılan 13.888 gen üzerinde yaptıkları araştırma ile ilgili açıklamalar konu ediliyordu. Buna göre, hayali ortak atadan gelen bazı proteinlerin değişim gösterdiği iddia ediliyor ve bu hayali değişimin gerçekleşmesi için çok fazla mutasyon geçirmiş olması gerektirdiği öne sürülüyordu. Zang bu iddiasını, 154 insan genine karşılık olarak 233 şempanze geninin değişim göstermiş olduğu gibi gerçek dışı bir yorumla noktalıyordu. Evrim yanlısı yayınlar, evrim teorisini gündemde tutabilmek için genellikle evrimci bilim adamlarını öne sürer ve onların taraflı çalışmalarını bilimsel bir üslup altında evrime delil olarak göstermeye çalışırlar. Evrimci genetikçi Jianzhi Zhang'in söz konusu çalışması konu edilerek verilen bu bilgiler de, aynı aldatıcı propaganda yönteminin bir parçasıdır. Dikkat edilirse yazılarda hiç tereddüt edilmeden okuyucuya cümle aralarında iletilen bazı önkabuller vardır. İnsanın ve maymunun hayali bir ortak atadan ayrıldıkları önkabulü; söz konusu hayali evrimsel ayrılma sonucunda bu canlıların genlerinde "oldukça yüksek oranda" çeşitli mutasyonlar gerçekleştiği önkabulü; bu yüksek orandaki hayali mutasyonların canlıya mutlaka fayda getirdiği ve genetik bilgisine yeni bilgiler eklediği önkabulü... Hiçbir bilimsel dayanağı olmayan bu önkabullerden yola çıkılarak yazıda, çürük bir bilimsel sonuca varılmış ve şempanzelerin insandan daha fazla evrim geçirmiş olduğu iddia edilmiştir. Ancak buradaki en büyük boşluk, söz konusu çürük sonuca ulaşana kadar evrimcilerin gerçekleştiğini farz ettikleri tüm aşamaların, bilimsel olarak gerçekleşmesi imkansız olan ve yine bilimsel olarak hiçbir delil ile desteklenmeyen hayali süreçler olduğudur. Darwinistler, bu önemli gerçek ile hiçbir zaman yüzleşmek istemezler. Okuyucuya evrimci propagandayı kendilerince destekleyecek bilgileri verirken, anlattıkları hayali aşamaların tümüyle yalanlanmış, geçersizliği ispat edilmiş, bilimsel anlamda delilsiz aşamalar olduğundan bahsetmezler. Konuya çok aşina olmayan okuyucular ise bu bilgileri okurken, insanın ve şempanzelerin bir evrim aşamasından geçtikleri, ortak bir atadan ayrıldıkları ve ayrılırken genlerinin mutasyona uğradığı ve onları yeni canlılar haline getirdiği iddialarını farkında olmadan kabul edebilirler. Oysa bunun altında büyük bir aldatmaca gizlidir. Henüz daha hayatın kökenine açıklama getirememiş olan evrim teorisi, insanın evrimi iddiası konusunda en büyük çıkmazlardan birini yaşamaktadır. Her konuda olduğu gibi bu konuda da evrimci iddiaların geçersizliği bilimsel delillerle ispatlanmıştır. Söz konusu gen mutasyonlarının bir canlıya fayda getiremeyeceği, doğal seleksiyon mekanizmasının hiçbir evrimleştirici gücünün olamayacağı, insanla şempanzenin ortak bir ataya sahip olduğuna dair tüm iddiaların genetik araştırmalar ve fosil kayıtları yoluyla kesin olarak reddedildiği sitemizde defalarca açıklanmıştır. Bu gerçekler göz önüne alındığında hayali bir ortak atadan yola çıkarak kimin daha fazla evrim geçirdiğine dair spekülasyonlar, insanları aldatmaya çalışmaktan başka bir amaç taşımamaktadır. Aynı haber 12 Nisan 2007 tarihli Msnbc internet sitesinde de "Research monkey's genetic code deciphered" başlığı altında yayınlandı. Bu haberde de aynı iddialar sıralanıyor, buna ek olarak makak maymunlarının, insanların bağışık olmadığı çeşitli hastalıklara bağışıklıklarının olması ve makakların insanlardan daha az kansere yakalanıyor olmaları onların sözde evrimsel üstünlükleriymiş gibi vurgulanmaya çalışılıyordu. Oysa burada sözü edilen iddia, makakların kendilerine has donanımlara sahip farklı birer canlı organizma olmalarından ve insanlardan tamamen farklı biyolojik özelliklere sahip olmalarından kaynaklanmaktadır. Makaklar ve insanlar farklı canlılardır, her biri sahip oldukları sistemlerle bir anda ve ayrı ayrı yaratılmışlardır, dolayısıyla bağışık oldukları hastalıklar da farklı olacaktır. Bu açık gerçeği evrime bağlama çabası, büyük bir mantık çöküntüsünü işaret etmektedir. Söz konusu hayali evrimsel üstünlük, Darwinistlerin herhangi bir delile dayanmadan ortaya attıkları bir iddiadır ve tüm evrimci iddialar gibi hiçbir temele dayanmamakta, bilimsel anlamda hiçbir dayanak bulamamaktadır. Hiçbir zaman gerçekleşmemiş bir evrim süreci üzerine yapılan bu yorumlar, hem söz konusu bilim adamlarını hem de bu haberlere bilimsel bir kimlik vermeye çalışan yayın organlarını küçük düşürmektedir. Söz konusu yayın organlarına, insanların, evrimin geçersizliği konusunda eskisinden çok daha fazla bilinçlenmiş olduklarını hatırlatıyor ve taraflı haberlerine son vermelerini tavsiye ediyoruz. Not: Bu yazı CNN internet sitesinde 12 Nisan 2007 tarihinde yayınlanan "New monkey gene map may hold human clues" başlıklı habere de cevabımızdır

21 Eylül 2007 Cuma

''Adalarda Evrim" Masalı

Birgün gazetesinin 20 Ekim 2006 tarihli sayısında “Adada evrim karayı solladı” başlıklı bir haber yayınlandı. Yazıda, Kanada'nın McGill Üniversitesi profesörü Virginie Millien tarafından gerçekleştirilen bir çalışma, yeni bir evrimci senaryoyu gündeme getiriyordu. Millien söz konusu çalışmasında 88 memeli türünün ada ve anakarada yaşamış bireylerine ait fosilleri ebatça incelemişti. Bir evrimci olan Millien, karşılaştırmasında elde ettiği sonuçları Darwinist bakış açısından yorumlayarak, ada canlılarının kara canlılarından daha hızlı evrimleştiği şeklinde bir senaryo ortaya atıyordu. Birgün gazetesi ise, Millien'in adalarda evrim senaryosuyla ilgili olarak şu ifadelere yer veriyordu: Araştırmacılar, adalarda yaşayan canlıların karadaki türdeşlerine göre yaklaşık 3 kat daha hızlı evrim geçirdiğini ortaya çıkardı... Millien, adaların sınırlı doğasının, karadaki evrim sürecinde gizli kalan bir yaratıcılığın ortaya çıkmasına vesile olduğunu ve gelişimi hızlandırdığını vurguluyor. Ancak “Adalarda evrim” kavramı, evrimcilerin çarpıtma ve gözboyamaya dayalı klasik bir hikayesinden ibarettir. Bu Darwinist çarpıtma, “ada kuralı” adı verilen bir olguyla ilgilidir. Türlerin, adalardaki ve anakaradaki fosil örneklerinin ebatça kıyaslanmasından çıkarsanan ada kuralı, adalarda izole olan ve küçük ebatlı olan canlıların karada yaşayan türdeşlerine göre irileşme eğiliminde; iri ebatlı olan canlıların ise türlerinin karada yaşayan bireylerine göre küçülme eğiliminde olduğunu ifade etmektedir. Sözgelimi, bir adada izole olarak anakaradaki türdeşlerinden ayrılan bir canlı popülasyonu, adadaki yiyecek kaynaklarının az oluşuna bağlı olarak birkaç nesil sonra ebat olarak küçülmektedir. Fil ve geyik gibi iri memeli türlerinin adalarda elde edilmiş fosilleri, buna örnek oluşturmaktadır. Diğer yandan ebatça iri olmayan canlılar, adalarda izole oldukları zaman tersi yönde bir değişim göstermekte ve iri yırtıcıların az oluşu gibi sebeplerden ötürü daha iri bir görünüm kazanabilmektedirler. Ancak dikkat edilirse adalarda izole olan canlılarda gözlemlenen değişim sadece “ebat”la sınırlıdır. Bir canlı türünün ebatlarındaki değişimin ise Darwinizm'in gerektirdiği türden bir biyolojik değişim kanıtı oluşturmadığı son derece açık bir gerçektir. Karşılaştıracak olursak, Darwinizm türlerin başka türlere dönüşecek şekilde değiştiğini iddia etmektedir. Oysa adalarda ebatça değişim geçiren canlılar asla başka canlı türlerine dönüşmemekte, örneğin geyikler zamanla fil özellikleri geliştirmemekte, geyikler geyik, filler fil olarak kalmaktadırlar. Nitekim Millien'in incelediği 88 tür memeliden tek bir tanesi dahi, başka bir türden gelişimin izlerini taşımamaktadır. 88 türün herbirine ait küçük ve büyük bireyler, türün tanımlayıcı özelliklerini aynen taşımaktadırlar ve küçük örneklerin büyük örneklere, ya da büyük örneklerin küçük örneklere göre fazladan barındırdığı hiçbir biyolojik özellik bulunmamaktadır. Konuya daha fazla açıklık getirmesi açısından bir örnek de verebiliriz. Örneğin radyoların küçük ve taşınır olması tüketicilerce tercih edilen bir özelliktir. Elektronik ve tasarım mühendisleri bu doğrultuda giderek daha minyatür ebatlı radyolar üretmişler, radyolar zaman içinde defalarca daha küçük bir görünüm kazanmış, “cep radyosu” haline dönmüşlerdir. Ancak radyo bu süreçte ebatça değişime uğrasa da herhangi yeni bir özellik kazanmış, bir başka teknolojik cihaza, örneğin televizyona dönüşmüş değildir. Aynı şekilde ada canlıları da ebatça değişmiş olmalarına karşın herhangi yeni bir biyolojik özellik veya genetik bilgi kazanmış değillerdir. Sahip oldukları genlerdeki bilgiye göre değişim gösterirler ve bu onları hiçbir zaman bir başka canlı haline getirmez. Bu sebepten ötürü, Millien'in Birgün gazetesince de desteklenen adalarda evrim senaryosu içi boş bir masaldan ibarettir. Birgün gazetesine Darwinizm'in modern bilim karşısındaki yenilgisini kabullenmeye, teoriyi içi boş masallarla ayakta tutma çabasına son vermeye davet ediyoruz.

20 Eylül 2007 Perşembe

BBC'de Yeni Bir Ara Form Masalı


BBC'nin internet sitesinde yayınlanan 27 Mart 2006 tarihli bir haberde, Etiyopya'da ele geçirilen fosil kafatası bulgusu bildirildi. "Etiyopya'da eski kafatası bulundu (ancient skull found in Ethiopia)" başlıklı yazıda, fosilin iki parça halinde bulunduğu ve 500.000 ila 250.000 yıl öncesine ait olduğu haber veriliyordu. Kazı projesinin başındaki isim ve aynı zamanda ABD'nin Indiana Üniversitesi'ndeki Taş Devri Enstitüsü'nde araştırmacı olan Sileshi Semaw, buldukları bu fosilin görürürde "erken Homo erectus ile sonraki Homo sapiens arasında ara form oluşturduğunu" iddia ediyordu. Ancak Semaw, en baştan körü körüne benimsemiş olduğu evrim teorisi nedeniyle bu "ara-form" yormunu yapmaya kuşkusuz baştan eğilimlidir. Fosili bir zincir halkası gibi Homo erectus ve Homo sapiens arasına yerleştirmeye çalışmaktadır ancak ortada gerçekten böyle bir zincir bulunduğunu objektif olarak gösterebilecek hiçbir bilimsel kriter bulunmamaktadır. Yandaki resimde de görüldüğü gibi, Homo erectus'un çıkık kaş kemer özelliğini sergileyen bu fosil, günümüzdeki yaşamakta olan herhangi bir insan ırkı kadar bizlere yakındır. Bu, evrimci paleoantropolog Richard Leakey'nin bile onayladığı bir durumdur. Leakey, Homo erectus'un günümüz insanı ile olan farklılığının ırksal farklılıktan öte bir anlam taşımadığını şöyle ifade eder: Herhangi bir kişi farklılıkları farkedebilir: Kafatasının biçimi, yüzün açısı, kaş çıkıntısının kabalığı vs. Ancak bu farklılıklar bugün değişik coğrafyalarda yaşamakta olan insan ırklarının birbirleri arasındaki farklılıklardan daha fazla değildir. Böyle bir varyasyon, topluluklar birbirlerinden uzun zaman aralıklarında ayrı tutuldukları zaman ortaya çıkar. (Richard Leakey, The Making of Mankind, London: Sphere Books, 1981, s. 62.) Paleoantropoloji alanında dünyanın çeşitli ülkelerinden önde gelen isimlerin katıldığı Senckenberg konferansı bu kabulün ön plana çıktığı konferans olmuştur: "Senckenberg konferansındaki katılımcıların çoğu, Michigan Üniversitesi'nden Milford Wolpoff, Canberra Üniversitesi'nden Alan Thorne ve meslektaşlarının başlattığı ve konusu Homo erectus'un taksonomik konumu olan ateşli bir tartışmaya daldılar. Bu kişiler Homo erectus'un bir tür olarak geçerliliğinin olmadığını ve bütünüyle elimine edilmesi gerektiğini ısrarlı bir şekilde ileri sürdüler. Homo türünün bütün üyeleri, doğal herhangi bir ara veya alt bölüm olmaksızın, yaklaşık 2 milyon yıl öncesinden bugüne, çok fazla değişkenlik gösteren, geniş bir alana yayılmış tek bir türe, Homo sapiens'e aitti. Homo erectus'un bir tür olarak mevcut olmadığı, konferansın ana konusu oldu." (Pat Shipman, Doubting Dmanisi, American Scientist, Kasım-Aralık 2000, s.491) Görüldüğü gibi Homo erectus ile Homo sapiens arasında çizilen tür ayrımı, evrimci önyargılardan kaynaklanan ancak hiçbir objektif bilimsel kritere dayanmayan birşeydir. Bu doğrultuda, Semaw'ın yeni fosil hakkındaki yorumları da önyargıya dayalı, insanı evrimsel bir sürecin ürünü gibi yorumlamaya eğilimli bir bakış açısının sonucudur. Kısacası BBC, evrim senaryosuna destek sağlanmış izlenimi veren haberiyle okurlarını yanıltmaktadır. BBC'nin kesin bir gerçek olarak sık sık konu ettiği insanın evrimi senaryosu asılsız bir hikayeden ibarettir. BBC'ye, körü körüne desteklediği Darwinizm uğruna okurlarını hayali ara-form masallarıyla yanıltmaktan vazgeçmesini tavsiye ediyoruz.

25 Ağustos 2007 Cumartesi

EVRİMCİLERİN SAHTEKARLIKLARI

Medyada ve akademik kaynaklarda sürekli olarak telkin edilen "maymun insan" imajını destekleyecek hiçbir somut fosil delili yoktur. Evrimciler, ellerine fırça alıp hayali yaratıklar çizerler, ama bu canlıların fosillerinin olmayışı, onlar için büyük bir sorundur. Bu sorunu "çözmek" için kullandıkları ilginç yöntemlerden biri ise, bulamadıkları fosilleri "üretmek" olmuştur. Bilim tarihinin en büyük skandalı olan Piltdown Adamı, işte bu yöntemin bir örneğidir.


İNSAN KAFATASINA ORANGUTAN ÇENESİ







Fosiller Charles Dawson tarafından "bulundu"
ve Sir Arthur Smith Woodward'a verildi







Parçalar ünlü kafatasını oluşturmak
üzere birleştirildi






Bu kafatası hakkında birçok çizim ve rekonstrüksiyon yapıldı,
500'e yakın makale yazıldı.
Orijinal kafatası British Museum'da sergilendi.






Bu buluştan 40 yıl sonra Piltdown fosilinin bir
sahtekarlık ürünü olduğu ortaya çıkarıldı

Ünlü bir doktor ve aynı zamanda da amatör bir paleontolog olan Charles Dawson, 1912 yılında, İngiltere'de Piltdown yakınlarındaki bir çukurda, bir çene kemiği ve bir kafatası parçası bulduğu iddiasıyla ortaya çıktı। Çene kemiği maymun çenesine benzemesine rağmen, dişler ve kafatası insanınkilere benziyordu। Bu örneklere "Piltdown Adamı" adı verildi, 500 bin yıllık bir tarih biçildi ve çeşitli müzelerde insan evrimine kesin bir delil olarak sergilendi। 40 yılı aşkın bir süre, üzerine birçok bilimsel makaleler yazıldı, yorumlar ve çizimler yapıldı। Dünyanın farklı üniversitelerinden 500'ü aşkın akademisyen, Piltdown Adamı üzerine doktora tezi hazırladı
1 Ünlü Amerikalı paleoantropolog H. F. Osborn da 1935'te British Museum'u ziyaretinde, "doğa sürprizlerle dolu; bu, insanlığın tarih öncesi devirleri hakkında önemli bir buluş" diyordu.2 1949'da ise British Museum'un paleontoloji bölümünden Kenneth Oakley yeni bir yaş belirleme metodu olan "flor testi" metodunu, eski bazı fosiller üzerinde denemek istedi. Bu yöntemle, Piltdown Adamı fosili üzerinde de bir deneme yapıldı. Sonuç çok şaşırtıcıydı. Yapılan testte Piltdown Adamı'nın çene kemiğinin hiç flor içermediği anlaşıldı. Bu, çene kemiğinin toprağın altında birkaç yıldan fazla kalmadığını gösteriyordu. Az miktarda flor içeren kafatası ise sadece birkaç bin yıllık olmalıydı. Flor metoduna dayanılarak yapılan sonraki kronolojik araştırmalar, kafatasının ancak birkaç bin yıllık olduğunu ortaya çıkardı. Çene kemiğindeki dişlerin ise suni olarak aşındırıldığı, fosillerin yanında bulunan ilkel araçların ise çelik aletlerle yontulmuş adi birer taklit olduğu anlaşıldı.3 Weiner'in yaptığı detaylı analizlerle bu sahtekarlık 1953 yılında kesin olarak ortaya çıkarıldı. Kafatası 500 yıl yaşında bir insana, çene kemiği de yeni ölmüş bir orangutana aitti! Dişler, insana ait olduğu izlenimini vermek için sonradan özel olarak eklenmiş ve sıralanmış, eklem yerleri de törpülenmişti. Daha sonra da bütün parçalar, eski görünmeleri için potasyum-dikromat ile lekelendirilmişti. Bu lekeler, kemikler aside batırıldığında kayboluyordu. Sahtekarlığı ortaya çıkaran ekipten Le Gros Clark "dişler üzerinde yıpranma izlenimini vermek için, yapay olarak oynanmış olduğu o kadar açık ki, nasıl olur da bu izler dikkatten kaçmış olabilir?" diyerek şaşkınlığını gizleyemiyordu.4 Tüm bunların üzerine "Piltdown Adamı", 40 yılı aşkın bir süredir sergilenmekte olduğu British Museum'dan alelacele çıkarıldı.


Nebraska Adamı: Bir Domuz Dişi

1922'de, Amerikan Doğa Tarih Müzesi müdürü Henry Fairfield Osborn, Batı Nebraska'daki Yılan Deresi yakınlarında, Plieocen Dönemi'ne ait bir azı dişi fosili bulduğunu açıkladı. Bu diş, iddiaya göre, insan ve maymunların ortak özelliklerini taşımaktaydı. Çok geçmeden konuyla ilgili çok derin bilimsel tartışmalar başladı. Bazıları bu dişi Pithecanthropus erectus olarak yorumluyorlar, bazıları ise bunun insana daha yakın olduğunu söylüyorlardı. Büyük tartışmalara neden olan bu fosile "Nebraska Adamı" adı verildi. "Bilimsel" ismi de hemen takıldı: "Hesperopithecus haroldcooki".
Birçok otorite Osborn'u destekledi. Bu tek dişe dayanılarak Nebraska Adamı'nın kafatası ve vücudunun rekonstrüksiyon resimleri çizildi. Hatta daha da ileri gidilerek Nebraska adamının, eşinin ve çocuklarının doğal ortamda ailece resimleri yayınlandı.
Bütün bu senaryolar tek bir dişten üretilmişti. Evrimci çevreler bu "hayalet adamı" o derece benimsediler ki, William Bryan isimli bir araştırmacı, tek bir azı dişine dayanılarak bu kadar peşin hükümle karar verilmesine karşı çıkınca, bütün şimşekleri üzerine çekti.
Ancak 1927'de iskeletin öbür parçaları da bulundu. Bulunan yeni parçalara göre bu diş ne maymuna ne de insana aitti. Dişin, "prosthennops" isimli yabani Amerikan domuzunun soyu tükenmiş bir cinsine ait olduğu anlaşıldı. William Gregory, bu yanılgıyı duyurduğu Science dergisinde yayınladığı makalesine şöyle bir başlık atmıştı: "Görüldüğü kadarıyla Hesperopithecus ne maymun ne de insan.5 Sonuçta Hesperopithecus haroldcooki'nin ve "ailesi"nin tüm çizimleri alelacele literatürden çıkarıldı.


Soldaki resim tek bir diş parçasına dayanılarak yapılmış ve Illustrated London News dergisinin 24 Haziran 1922 tarihli sayısında yayınlanmıştı. Ancak bu dişin, maymun benzeri bir yaratığa veya bir insana değil de soyu tükenmiş bir domuza ait olduğunun anlaşılması, evrimcileri büyük hayal kırıklığına uğrattı.




Ota Benga: Kafese Konulan Afrikalı Yerli



Darwin İnsanın Türeyişi adlı kitabıyla, insanın maymun benzeri canlılardan evrimleştiğini iddia ettikten sonra, bu senaryoyu destekleyecek fosil arayışı başladı। Ancak bazı evrimciler "yarı maymun-yarı insan" canlıların sadece fosil kayıtlarında değil, dünyanın farklı bölgelerinde canlı olarak da bulunabileceğine inanıyorlardı. 20. yüzyılın başlarında bu "canlı ara geçiş formu" arayışları bazı vahşetlere neden oldu. Bu vahşetlerden biri, Ota Benga adlı pigmenin hikayesiydi.
Ota Benga, 1904 yılında, Samuel Verner adlı evrimci bir araştırmacı tarafından Kongo'da yakalanmıştı। Adı, kendi dilinde "dost" anlamına gelen yerli, evli ve iki çocuk babasıydı. Ama bir hayvan gibi zincirlendi, kafese kondu ve ABD'ye götürüldü. Buradaki evrimci bilim adamları, St. Louis Dünya Fuarı'nda onu çeşitli maymun türleriyle birlikte kafese koyarak "insana en yakın ara geçiş formu" olarak teşhir ettiler. İki yıl sonra ise New York'taki Bronx Hayvanat Bahçesi'ne götürdüler ve birkaç şempanze, Dinah adı verilen bir goril ve Dohung adı verilen bir orangutan ile birlikte "insanın eski ataları" adı altında sergilediler. Hayvanat bahçesinin evrimci müdürü Dr. William T. Hornaday, bu nadide "ara geçiş formu"na sahip olmanın kendisine verdiği gurur hakkında uzun konuşmalar yapmış, ziyaretçiler de kafese konan Ota Benga'ya sıradan bir hayvan gibi davranmışlardı. Ota Benga, sonunda maruz kaldığı uygulamaya dayanamayarak intihar etti.
6


Piltdown Adamı, Nebraska Adamı ya da Ota Benga... Tüm bu skandallar, evrimci bilim adamlarının kendi teorilerini ispatlamak adına, her türlü bilim dışı yöntemi kullanmaktan çekinmediklerini göstermektedir. Bu durumun bilincinde olarak "insanın evrimi" efsanesinin diğer sözde delillerine baktığımızda ise, yine benzer bir durumla karşılaşırız: Ortada, tümüyle gerçek dışı olan bir hikaye ve bu hikayeyi desteklemek için her yola başvurabilecek bir gönüllüler ordusu vardır.